Zümrüd-ü Anka: Sessizliğin Terazisi

 


Zümrüd-ü Anka: Sessizliğin Terazisi

Bölüm 16: Ağırlık

Avludan çıktığımda ateş sönmedi. Ama artık yanmıyordu; taşınmıştı. Küller geride kalmış, yazı tamamlanmıştı. Fakat yol bitmemişti. Çünkü bazı yolculuklar yürümekle değil, taşımakla devam eder.

Önümde uzun, dar bir geçit uzanıyordu. Duvarlarında ne harf vardı ne sembol. Sadece izler… Parmak izine benzer ama insana ait olmayan izler. Anladım ki buradan geçen herkes, ardında bir ağırlık bırakmıştı.

Her adımda omuzlarım çökmeye başladı. Görünmeyen bir yük vardı sırtımda. Ne taş ne kül… Daha tanıdık bir şeydi bu: sorumluluk.

Anka bu kez görünmedi. Sesi de gelmedi. Ama yokluğu, varlığından daha belirgindi. Çünkü bazı eşikler vardır; orada rehber susar. Yolu, yolcu öğrenir.

Geçidin ortasında durdum. İleri gitmek mümkündü ama ağırdı. Geri dönmek mümkündü ama anlamsızdı. İşte tam o anda taş duvarın üzerinde tek bir kelime belirdi. Ne kazınmıştı ne yazılmıştı. Sanki duvarın kendi nefesiydi:

“Taşı.”

O an anladım:
Yazmak yetmez.
Hatırlamak yetmez.
Yanmak bile yetmez.

İnsan, bildiğini taşımayı kabul etmedikçe dönüş tamamlanmaz.

Ağırlık arttıkça adımlarım yavaşladı ama netleşti. Artık acelem yoktu. Çünkü hız, bu yolun düşmanıydı. Burada ölçülen şey zaman değil, dengeydi.

Geçidin sonunda bir terazi duruyordu. Kefeleri boştu. Ama biri diğerinden ağırdı. Anladım ki terazi, nesneleri değil; niyetleri tartıyordu.

Elimi kalbimin üzerine koydum. O an terazi dengelendi.

Ve Anka’nın sesi, ilk kez bu kadar yakından duyuldu:

“Yükünü inkâr eden uçar.
Yükünü kabul eden yükselir.”

Geçidi geçtiğimde artık biliyordum:
Bu yolculuk bir efsane değil.
Bir sınav değil.
Bir kaçış hiç değil.

Bu, insanın kendi bilgisiyle ne yapacağına karar verdiği yerdir.

Bir sonraki bölümde, teraziden sonra açılan boş alanı ve orada karşılaşacağımız sessiz yüzleşmeyi yazacağız.
Çünkü ateşten sonra kül değil, denge kalır.

Ve Anka, en çok dengeyi sever.

Yorum Gönder

0 Yorumlar