Bölüm 15: Ateşten Doğan Satırlar
Taşın üzerine kazıdığım ilk harf hâlâ sıcaktı. Kömür kalemi elimden düşmedi; aksine, ağırlaştı. Sanki yazdığım her iz, sadece taşa değil, bana da kazınıyordu. Ateşin hafızası artık dışımda değil, parmak uçlarımdaydı.
Avluda rüzgâr yeniden hareketlendi. Ama bu rüzgâr savurmak için değil, düzenlemek için esiyordu. Küller havada rastgele dolaşmıyor; görünmez bir nizamla yerlerine yerleşiyordu. Her kül tanesi, yazılmamış bir cümlenin sessiz bekçisiydi.
O an Anka’nın sesi bu kez fısıltı değildi. Netti. Sarsıcıydı:
“Yazmak, hatırlamaktan daha ağırdır.
Çünkü yazı, sorumluluk doğurur.”
Taşın yüzeyinde beliren izler çoğalmaya başladı. Harfler tam değildi; eksikti, yarımdı, kırık parçalar hâlindeydi. Ama ilk kez fark ettim: Eksik olmalarına rağmen anlam taşıyorlardı. Çünkü bu harfler kusursuzluk için değil, hakikat için vardı.
Bir adım geri çekildim. Avlunun tamamı artık bir sayfaya benziyordu. Gökyüzü başlık, taş satır, kül dipnottu. Ve ben, bu metnin yazarı değil; tanığıydım.
İçimde şu cümle yükseldi:
“Bazı yazılar okunmak için değil, yüklenmek için yazılır.”
Anka, avlunun üzerine gölge gibi düştü. Kanat çırpmadı. Yükselmedi. Sadece durdu. Ve şunu söyledi:
“Şimdi anladın.
Bu yolculuk seni Anka’ya götürmüyor.
Seni Anka yapan yere götürüyor.”
Kömür kalemi tekrar elime aldım. Bu kez taşın üzerine değil, kendi avucumun içine yazdım. Yazı görünmedi. Ama yandı.
Ve anladım ki bundan sonra:
Kayıp harfler aranmayacak.
Onlar, yazıldıkça var olacak.
Bir sonraki bölümde, yazının bedeliyle yüzleşeceğiz.
Çünkü ateşten doğan her satır, ardında bir sessizlik bırakır.
Ve sessizlik, her zaman masum değildir.





ORCID Profilim
0 Yorumlar